Afrika; Asya ve Amerika’dan sonra büyüklük olarak üçüncü sırada olan 6 kıtadan birisi, kıta topraklarının bir kısmı kuzeyde diğer bir kısmı güney yarım kürede olan,zengin yer altı ve yer üstü kaynaklara sahip,jeo-politik ve jeo-stratejik bakımdan önemli bir coğrafi mekan.Buna karşın kaderi konumu gibi pek parlak olmayan bir kıta. Sömürünün subjesi olmuş,maddi manevi tüm değerleri talan edilmiş,açlık,yoksulluk,iç savaş, hastalık gibi bir çok handikapla yüzyüze bırakılmış dahası ümidini,geleceğini,hayallerini kaybetmiş bir kıta. Üzerinde bulunan bir çok ülkede 60‘lı yıllarda bağımsızlık hareketleri görüksede halen farklı şekillerde sömürü süreci devam ettiği, aslında kaynakların yanında beyinler ve ruhlar da sömürüldüğü için kendi ayakları üzerinde ve akılları temelinde duramayacak kadarda şansız kıta. İşte bir kaç cümleyle Afrika ...Avusturyalı belgesel sinemacı Hubert Sauper’in bir çok festivalde ödüllendirilen 2004 yapımı Darwin's Nightmare (Darwin' in Kabusu)adlı belgeseli Afrika’nın kaynaklarının nasıl sömürüldüğüne, zengin kaynaklara rağmen halkın neden açlık, sefalet, yoksullukla boğuştuğuna ve bunu bir kader olarak nasıl kabul ettiklerine ışık tutuyor. Express dergisinin Temmuz 2005 sayısında belgesel kapak konusu oluyor ve yönetmenle yapılan röportajda belgesel hakkında şu ifadeler yer alıyor.
“Tanzanya’da Afrika nın en büyük gölü olan Victoria gölünün kıyısındaki Mwanza kentinin havaalanında iki uçak. Biri 45 bin ton nohutla yüklü, diğeri 50 bin ton taze balık. Nohut,BM kamplarındaki sığınmacılara gelmiş, taze balık AB ülkelerine gidiyor. Balığı götüren uçak dönüşte silah getirecek. O silahlar iç savaşta kullanılacak, çatışmalardan kaçıp BM kamplarına sığınan talihli insanlar nohutla karın doyuracak…Tonlarca levrek çıkarılan Victoria gölünün kıyısında açlıkla boğuşan insanların payına düşen, balık sanayiinin artıkları sadece. Ve o balık sanayii ki, geleneksel tarımı ve balıkçılığı yok etmekle kalmamış, levrek dışındaki balık türlerini bitirmiş. Zira o levrek bildiğimiz levrek değil, etobur “lates niloticus” diğer balık türlerinin amansız düşmanı. Victoira gölünün doğal sakini değil. Üretim amacıyla getirilip bırakılmış!En az elli kilo çekiyor, karlı mı karlı. Kargo uçakları haftada ortalama 400 ton levreği Avrupa ülkelerine taşıyor. Bu sanayi Tanzanya’yı zenginleştirmiyor, aksine, alabildiğine yoksullaştırıyor. Dahası var: 200 balık türünü yok etmesi bir yana, Victoria Gölü için de ölümcül bir tehdit.” Böyle özetleniyor film.Biz biraz daha ekleyelim, yığın üretim, sermayenin biçim değiştirerek aktarılması,zenginliğin el değiştirmesi,toplumsal ve siyasi yozlaşma ,insanların fiziksel,ruhsal,psikolojik yapılarının hayatın içerisinde eriyip kaybolması filmin en ilgi çeken tarafları. Daha da önemlisi insanlığa olan güvenin yerle bir olması belkide geleceğe olan güvensizliğinde temelini oluşturuyor.Kara derili insanların yaşadığı,kara talihli kıtanın genetiği beyaz tenli,doyumsuz,homoeconomicus (ekonomik insan) olarak tanımlanan insan kılığındaki kuzeyli varlıklar tarafından değiştiriliyor. Çağdaş ,modern,yenilikçi,hümanist değerlerle bezenmiş batı medeniyeti yanı başındaki kıtaya her zamanki gibi yardım elini uzatıyor! Bu yardım elinin ruhunu ve felsefesini yansıtan film mutlaka izlenmeli.
İşte bu şekilde işlenmiş insanlığın geldiği nokta. Güçlünün güçsüzü ezmesi, yeraltı ve yerüstü zeginliklerine el koyulması son yüzyılda artık savaş yada işgalle değil biçim değiştirerek gerçekleşiyor. Kimi zaman demokrasi deniyor, kimi zaman işbirliği, bazen özgürlük, bazen yeni dönem(nev bahar) deniyor. Bazende bilimsel araştırma amaçlı açık hava labaratuarı yapılıyor kıta. Her ne denirse densin ne gariptirki sonuçta kaybeden hep ev sahibi insanlar, ülkeler, mekanlar,topraklar oluyor.
Tarih boyunca sömürü kelimesinin içeriğini dolduracak hiç bir faaliyete girmemiş, gittiği ülkelerin insanlarına insanca değer vermiş, onların özgürlüklerine,inançlarına,değerlerine saygı duymuş,tüm farklılıklarını bir zenginlik unsuru olarak görmüş ve bunlardan bir toplum paterni oluşturmuş bir milletin çoçukları bugünlerde yine aç,yoksul ve yoksun Afrikalı kardeşlerine yardım elini uzatıyorlar. Kimi kurbanını orada kestiriyor,kimi yardım kampanyanlarına katılıyor, kimisi oradaki ihtiyaçları önceden belirleyip daha farklı projeler üzerinde çalışıyor,kimisi dertlilere derman oluyor,kimisi hastalara ilaç oluyor,doktor oluyor,şifa oluyor.Elindekini avucundakini paylaşıyor,paylaştırıyor.Sofrasına ortak ediyor garibleri.Hemde hiç karşılık beklemeden.Karşılığını yaratılmışa mal etmeden uzatıyor ellerini.Adeta gözleriyle anlaşıyorlar,vucud dilleriyle konuşuyorlar.Ötelerden bir tanışılıkları varmış gibi gülümsüyorlar birbirlerine.İnsanlık ortak paydasında buluşuyorlar sadece bakmadan arkalarına.
Uzun yıllardan sonra Afrika gerçek yardım görüyor. Gıda, su kuyuları, giyecek, ilaç, hastane, okul v.s. bir kenara Afrika aslında sevgi, şefkat, içtenlik, insanlık görüyor. İliklerine kadar kardeşlik ruhunu hissediyor. İnsan olduklarının farkına varıyor ve anlıyorlar insanlık hala ölmemiş, ayaklar altına alınmamış insanlık onuru. Ve yine anlıyorlarki kim dost, kim değil, bekliyorlar...
Lider Ülke hedefine kilitlenen Türkiye’nin ilgi alanı içine giriyor Afrika. Bu yüzden birçok yönden ilgilendiriyor bizi. Birincisi ve en önemlisi insani yönden orada olmamız gerekiyor. Yeryüzünde aç, açıkta, evsiz, barksız insan kalmayıncaya kadar gücümüzün yettiğince hiç bir karşılık beklemeden koşturmamız gerekiyor. Büyük ve köklü ülke olmanın üzerimize yüklediği tarihi ve kadim bir sorumluluk bu. İkincisi stratejik yönden Afrika bizi ilgilendiriyor. Zira bu kıtaya en yakın konumda olan potansiyel ülkelerin başında Türkiye geliyor. Dünyada gelişmekte olan ülkeler arasında öne geçmemiz ve rekabetçi bir yapıda olmamız için ilgi ve destek alanımızın genişlemesi gerekiyor. Üçüncüsü Afrika’nın ekonomik yönden zengin doğal kaynaklarının yanında 2050’den sonra dünyadaki üretim merkezlerinden birisi olması bizim için önemli. Ayrıca Türkiye’nin Türk cumhuriyetleri, İslam ülkeleri ile birlikte Afrika’daki ciddi bir pazar potansiyelini hep birlikte değerlendirip ona göre konum alması gerekiyor. Bu bağlamda son dönemlerde dış ticaretimizi çeşitlendirmek ve geliştimek için atılan adımların diğer alanlardaki çalışmalarla beraber yakın gelecekte sonuç vermesi güçlü olasılık olarak görülüyor.
Burada bir konuya açıklık getirmek gerekiyor. Afrika’daki sorun yada durum adına her ne denirse densin tek başına bir kurumun, sivil toplum kuruluşlarının, yada bireysel oluşumların üstesinden gelebileceği bir problem değil.Mutlaka işbirliği ve ortak akıl penceresinden olaya bakmak şart. Konunun metedolojik bir çerçevede değerlendirilip analitik bakış açısıyla masaya yatırılması gerekiyor. Sivil toplum kuruluşları başta olmak üzere,üniversiteler,özel sektör,kamu kurumları, o ülkelerdeki sahayı iyi tanıyan yerel aktörlerin hep birlikte birbirlerini tamamlar,bütünler halde hareket etmeleri elzem.Değilse çok koşturup,çok emek harcayıp az sonuç alınması mukadder.Bunun için bir çatı kurum yada bir organisazyon biriminin ana insiyatifi alması gerekiyor.Sivil toplum kuruluşlarının kendi aralarında işbirliğini dahada güçlendirmeleri,iştişarelerin artırılması yapılan yardımların daha etkin ve verimli olması açısından önemli.Üniversitlerimiz bu konuda aktif bir görev almaları gerekiyor.Sosyal,ekonomik,siyasi ve bir çok yönden tam bir araştırma ve sonuç çıkarma sahası Afrika.Bilimin görevi de insanlığın sorunlarına teşhis koyup, çare bulmaksa o zaman üniversitelerimizin üzerine büyük görevler düşüyor.Özel sektör her zamanki gibi olmazsa olmazlardan.Tecrübeleri,hızlı düşünüp sonuç odaklı çalışmalarıyla ve maddi olanaklarıyla bu ortak akıl masasında mutlaka yer almalılar.Kamunun ağırlığı ve gücü ise bu ağır ve kompleks sorunun altından kalkmak için ana unsur.Çatı,organisazyon,planlama ve denetim görevinde kamunun ciddi bir ağırlığı olmalı. TİKA gibi kamu kurumlarının Afrika’da önemli hizmetler yürütmesi, sahayı tanıması,yerel aktörlerle güçlü işbirlikleri meselenin tanınması,planlanması,ve çözümü için önemli bir avantaj olarak değerlendirilmeli.
Afrika’nın bizim ülke olarak sahip olduğumuz tecrübelere, birikimlere, gıdadan ilaçtan daha fazla ihtiyaçları var. Eğitimden, tarıma, hayvancılıktan, ekonomiye, sağlıktan ulaştırmadan haberleşemeye, şehirleşmeye kadar tüm alanlarda onlara öğreteceğimiz, onlarla paylaşacağımız çok şeyler var.
Evet kolay olmayacak, yardımseverlerin! yıllardır ellerinde tuttukları ülkelerin avuçlarından kayıvermelerine rıza göstermeyecekler. Afrika’lıların gelişmesine, kendi güçlerinin farkına varmasına,akıllarını kullanmasına ve bunu gündeme getiren ülkeye memnuniyetsiz yüz ifadesi ile karşılık verecekler.Ulusal ve uluslararası arenada bir çok sorun çıkaracaklar,caydırıcı faaliyelere girişecekler,bıktıracaklar,görünen ve görünmeyen yaptırımlarda bulunacaklar.Ama yinede üstesinden gelmek zorundayız. Büyük ülke, lider ülke olma zorluğunun ve keyfinin tadına o zaman varacağız işte. “Güçsüzsün yanında olanın En Güçlü ortağı olur” inancından hareketle yalnız kalmayacağız. Çünkü ülkelerinden,doğdukları topraklardan binlerce kilometre uzakta ,sevdiklerinden,vazgeçemediklerinden geçip oralarda bizleri karşılıksız temsil eden yiğit,adam gibi adamlar,isimsiz kahramanlar olduğu sürece,elindekini avucundakini paylaşmayı,komşusu açken tok yatmamayı bir yükümlülük olarak gören duyarlı bir toplum olduğu sürece,gecesini gündüzüne katıp, sadece yaradanın rızasını düşünüp her türlü riski göze alarak koşuşturan gönüllü sevdalılar olduğu sürece,her türlü zorluktan,beladan birlik ve beraberlikle tek vucud olarak çıkmasını bilen bir millet bilinci olduğu sürece bu ülkenin sırtı yere gelmeyecektir.İşte o zaman tarihte cihan devleti olma görevi verilmiş bir milletin torunlarına yine o görev verilecektir. Sanki bu görevin ışıltıları uzaklardan görülüyor gibi....
Zekeriya MIZIRAK
Yrd.Doç.Dr.









